Pera müzesindeki ‘Louis Kahn‘ ve ‘Bana Bak!’ sergileri üzerine


Pera müzesinde 2017 sonu açılan iki sergiye dair notlar ve değerlendirme.

Pera Müzesinde geçtiğimiz aralık ayında iki sergi açıldı: ‘Louis Kahn’a Yeni/den Bakış’ ve ‘Bana Bak!’. 4 marta kadar devam edecek olan sergileri geçtiğimiz hafta sonu gezdim. İkisini de etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle Kahn sergisi vurucuydu diyebilirim, eserlerine sempati beslemesi zor da olsa, dünyayı bu kadar somut bir şekilde etkileyebilmiş bir insanla tanışmak—böyle demek uygunsa—gerçekten etkileyiciydi. ‘Bana Bak!’ ise beklediğimden daha derinlikli, daha doyurucu bir deneyim oldu.

Louis Isadore Kahn Sovyet Estonyasında doğmuş, küçük yaşında ailesiyle beraber Amerikaya göç etmiş. Yazmış olduğum isim doğumunda kendisine verilmiş olan isim değil, ilk ismi Itze-Leib Schmuilowsky imiş. Bu isim değişikliği gerçekten ilgi çekici geldi bana, sergiden ilk haberim olduğunda araştırırken öğrendiğim kadarıyla Amerikaya göçtüklerinde ailecek isimlerini değiştirmişler. Nedenini, benzer durumdaki başka kişilerin de aynı şekilde davranıp davranmadıklarını araştırmak ilginç olabilir. Önyargılardan mı korumak istediler kendilerini, ya da yeni parçası oldukları topluma uyum sağlayamayacaklarını mı düşündüler? Her halikarda, Louis Kahn, yeni ismiyle ve yeni ülkesinde dünya çapında başarılı ve ünlü bir mimar olmuş. Pera Müzesindeki sergi—«Cemal Emden’in Fotoğrafları—Çizimler ve Resimler» şeklindeki altbaşlığına uygun olarak—mimarın işlerinin fotoğrafları, bunların bazı planlarının kopyaları, soyut şehir manzarası çizimleri, birkaç otoportre, vidyo gösterimleri ve mimar üzerine çeşitli kitaplardan oluşuyordu. Doğrusu, bilhassa vidyolara ve kitaplara ayrılan yer, Kahnın gösterilen işlerinin daha farklı açılardan ve cephelerden fotoğraflarına ayrılmış olsaydı daha iyi olurdu, çünki bir sergi ortamında vidyo ya da kitapları gerçekten kullanmak zor oluyor. Hemen her zaman vidyoya ortadan giriyorsunuz, belki yüzlerce kişinin dokunduğu kontrollere ve kulaklıklara temas etmek durumunda kalıyorsunuz, ve kitaplara da ancak göz gezdiriyorsunuz. Mimar üzerine söyleşi olduğunu tahmin ettiğim vidyoları sergiye paralel bir kanaldan, mesela internet üzerinden vermek daha doğru olur diye düşünüyorum. Kitaplar da bir broşürde ya da müzenin internet sayfası üzerinden detayları ve tanıtımları olarak verildiği takdirde daha faydalı olacaktır bence. Ayrıca, Emden·in fotoğraflarının genelde tek açıdan olması ve bu fotoğrafların, altlarında verilen planlarla uyuşmamaları—tabii benim fotoğraflardaki ve planlardaki bakış noktalarını eşleştirememiş olmam da mümkün olmakla beraber—nahoş olmuş. Her halikarda, fotoğraflar kendileri ve fotoğraflar aracılığıyla mimarın yapıları zaten yeterince ilginç oldukları için, gerisi detaya dönüşüyor. Ama serginin özüne gelmeden önce şunu atlayamam: Pera Müzesi ekibinin tercümelerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Hataları not almakla uğraşmadım, fakat hem anlamsal uyuşmazlıklar hem de türkçe metinlerde gramatik ve ortografik hatalar fazlasıyla mevcuttu. Ayrıca, yine detay olduğu savunulabilirse de, ve genel olarak tüm Pera Müzesi sergileri için—ve hatta genel olarak İstanbulda bulunduğum tüm sergiler için—geçerli olarak, duvar üzerindeki eser açıklama metinlerinde ve büyük puntodaki bölüm açıklama metinlerinde kullanılan yazı tipi ve harflerin renkleri ve duvarın rengi arasındaki kontrast, sanırım bilhassa benim gibi astigmatik biri için, bu metinleri okumayı oldukça güçleştiriyor. Bu stilin hernekadar sübjektif olarak daha hoş olduğu iddia edilebilirse de, ‘erişilebilirlik’ noktasında sınıfta kalıyor. En azından metinlerin tipografik kurallara uygun bir broşürde ayrıca sunulması yardımcı olacaktır. Son olarak, ışıklandırma da, genel olarak İstanbuldaki sergilerin çoğunda olduğu gibi, biraz daha dikkatle yapılabilir, çünki bazı noktalarda ve bazı açılarda eseri görmeyi zorlaştırabiliyor.

Kahnın sunulan eserlerinin kendisine dönecek olursam, yapılara karşı hiçbir sempati duygusu hissedemediğimi söyleyebilirim. Bu noktada serginin kendisini, eleştirmeme rağmen, beğendimi söylemeyi es geçmemeliyim, fakat gösterilen işlerin kendileri, onları ‘sevmek‘ gerçekten çok zor. Sergiden ayrılırken bunu düşündüm: gördüğüm şeyleri beğenmedim, hatta bazılarını oldukça itici buldum, fakat yinede ilginçtiler; beğenmedim, fakat ilgilenerek, şaşırarak bir beğenmemek. Somutlaştıracak olursam, açık konuştuğum takdirde binaların hepsini ‘çirkin’ bulduğumu söylemem gerekirse de; bir dönemin, global bir kültürün ve hızla yayılan—ve günümüzde nerdeyse tüm insanlığı etkisi altına almış olan—bir dünya görüşünün somut nesnesi olarak hepsinin ilginç ve bu rolleri bağlamında neredeyse güzel olduğunu düşündüm. Herbir binanın resmine baktıkça, zihnimde şu sıfatları biriktirdim: colossal (en. “devasa”), monumental (en. “anıtsal”), huge (en. “dev, devasa”), distaccato (it. “ayrık, ayrılmış”), distopik, uncanny (en. “gizemli, ürkütücü”), anonim, faceless (en. “kimliği/yüzü belirsiz, anonim”), utilitarian (en. “faydacı”), geometrik, mütekerrir, kriptik, evil (en. “kötü, kötücül, uğursuz”) 1. Gösterilen yapılar, hernekadar belirli bir mimarın tarzıyla açıkça eşleştirilebilir olsalar ve mimarı yansıtsalar da; fonksiyonları, içinde bulundukları toplumsal ve tarihi gerçeklik bakımından yerleri, ve estetik bağlamda tarihsel ilişkileri bakımından değerlendirdiğimde herhangibir gelenekten, herhangibir yerel tarzdan, herhangibir görsel kimlikten tamamiyle arındırılmış, fonksiyonlarını ve iç yapılarını—biri hariç—neredeyse hiç belli etmeyen, görünürde hiçbir etkilenme ve ‘rastgelelik’ sergilemeyen, külliyen nevişahsına münhasır, esrarengiz nesnelerdiler. Mesela Yale Üniversitesi sanat galerisini ele alırsam, binanın gösterilen cephesinde ne işlevine ne de kültürel ve tarihsel kimliğine işaret eden hiçbirşey göze çarpmıyor. Bir sanat galerisi ya da bir alışveriş merkezi, bir hastane ya da bir katlı otopark olabilir, hiçbir fonksiyonu alması yadırganmaz. Salk Institute binası devasa bir enstalasyon ya da bir ordu üssü olabilir, veya bu binanın bir yerleşim yeri olduğu söylense pek şaşırmam. Ayrıca, binaların salt masifliği ve genel üniformitesi, sanki bulundukları yerden hatırlanamaz zamanlarda fışkırmışlar, tarihsel bir sırrın gölgesindeymişler gibi bir huzursuzluk, bir uzaklık hissi uyandırıyor. Dürüst olduğum takdirde, mesela ne Salt enstitüsü binasında, ne de Bangladeş Ulusal Parlamentosunda asla bulunmak zorunda olmak istemem, ki bu sonuncusu ‘distopik’ sıfatının en uygun olduğu ve kendisine bakarken hiç tereddütsüzce aklıma geldiği bina. Parlamento bir dünyanın-sonu filminden bir geçiş sahnesi gibi duruyor. Tabii fotoğrafların nesnenin algılanışına olabilecek etkilerini de gözönünde bulundurmak lazım, fakat her halikarda, binaların formları, lokasyonu ve jükstapozisyonları huzursuzluk ve korku uyandıran bir görüntü oluşturuyorlardı. Bu noktada ilginç olan bir şey, tüm bu efektin, özünde tamamen geleneksel geometrik formların kullanıldığı, tasarımsal olarak minimal sürpriz sunan binalar tarafından uyandırılması. Çünki, mesela 4 Leventteki QNB Finansbank kulesi, Londranın kalbindeki The Gherkin, ya da Sydney opera binası gibi şaşırtıcı ve çok taze formların uyandırabilecekleri negatif psikolojik ve estetik tepkileri temellendirmek ilk tahlilde kolay olarak kabul edilebilecekken, görünüşte hiçbir açık şeklî yenilik sunmamanın yanında—mesela bilhassa Trenton Bath House gibi bir binada—neredeyse antik biçimsel ögelere kadar kullanan Kahn yapılarının bu havası, öyle bir hamlede açıklanabilecek bir durum değil diye düşünüyorum. Tabii not düşmem gerekir ki bu binalardan hiçbirini—Kahnınkileri kastetmekteyim—çıplak gözle görmüş değilim, bu noktada Cemal Emden·in bakış açısını da hesaba katarsak, tüm bu düşüncelerin iki kere sübjektif olması es geçilemez bir durum. Sergiye gitmeden önce, Kahnın yapılarının görüntülerinden, derslerinden ve çeşitli vidyo-söyleşilerinden derlenmiş bu linkteki belgeseli izlerken, mimarın konuşma ve ders verme tarzında tüm bu hissiyatın yansıyacağını doğrusu düşünmemiştim (ki bilhassa yapıların fotoğraflarına çok bakmamaya çalıştım, çünki doğrusu sergide çok daha fazla görsellerini görebilmeyi umuyordum): şimdi söyleyebilirim ki—devrin konuşma ve hitabet tarzını bilmemekle beraber—Kahnın tonlamasında ve vurgularında, cümleleri ve kelimeleri seçişinde, hatta vücut dilinde bile, yapılarıyla ilişkilendirilebilecek imperatif, bütünsel, özgüvenli ve neredeyse dogmatik bir hava seziliyor, en azından benim açımdan.

Diğer sergi, ‘Bana Bak’, o da ilginç eserler sunuyordu. Dürüst olursam, çok etkilenmeyi beklemeden, hatta neredeyse önyargılı bir biçimde sergiyi gezmeye başladığımı söyleyebilirim. Güncel sanatın, hernekadar sanatsallığını tartışmak istemesem de; sıklıkla retorik, içeriksel ve sübstans bakımından zayıf olabilmesi, sıklıkla banaliteye ve sırf-estetikliğe, ifadesizliğe, mecaz olarak ifademi tamamlamaya çalışırsam bir çeşit bir dilsizliğe düşebilmesi malumdur. TEB Oyun dergisi 27nci sayısında Yusuf Erdam imzalı bir yazıda anlatılan bir anekdotu aktarırsam, yazar, İstanbul Moderndeki bir sergiyi gezmekteyken, yıllardır giydiği pardösüyü sergi salonunun ortasına bırakıyor, ve uzaklaşıyor, bir süre sonra sergiyi gezen diğer kişiler de, bir instalasyonmuş gibi pardösüyü de incelemeye başlıyorlar; daha sonraysa güvenlik tarafından ikaz edilmesiyle pardösüyü kaldırıyor, ve durumu farkeden bir başka kişi, zaten anlamış olduğunu ifade ediyor. İlk tahlilde bayağı bir hareket gibi gelebilecek bu olay (ki yanlış hatırlamıyorsam okurken benim de ilk tepkim buydu), aslında üzerine düşünüldüğünde ilginç—ve güncel internet modasının aksine gerçek—bir sosyal/estetik deney olarak kabul edilebilir. Ki ayrıca, sanatı, sanat eserini ve sanatçıyı etrafında ya da başında altın haleyle sıradışı, handiyse dünyadışı varlıklar olarak değerlendiren toplumsal yaklaşımımız gözönüne alındığı takdirde, durum daha da ilginç bir hal alacaktır. Bir noktada, dergi yazarının pardösüsü gerçekten de bir instalasyon olarak değerlendirilebilir, hatta yazının asıl odak konusuna atfen yazara bir çeşit bir sansür uygulandığı bile iddia edilebilir. Hatta, konsept olarak instalasyonun, (tüm medyasıyla) resim ile üç boyutlu sanat eseri arasında bir konverjans alanı olduğu da iddia edilebilir. Sanatsal gerçeklik ile gündelik gerçeklik arasındaki semantik ayrım, ve nasıl sinyallerin bu iki gerçekliğe dair algıları şekillendirdiği ve kişiyi bu iki algı türünden birine yönelttiği tartışılabilir. Bu noktada, toparlarsam, bu sınırsızlık ve belirsizlik içinde bir sanat eseri olarak sunulan bir nesneyi inceleyen bir kişinin, ona estetik ve sembolik bir değer atfetmesi gittikçe zorlaşır. Güncel sanatın bu kendisine yönelen, hatta kendisini içeriğinin önüne geçirip iletişimim merkezine yerleştiren durumu, eseri çekici ve düşündürücü/‘hissettirici’ kılabileceği kadar, çok fazla gündelikleşmesine yol vererek kayda değerliğini ve ilginçliğini de tümden baltalayabilmektedir. Sanatçılar da sıklıkla ikinci pozisyona düşen eserler üretebilmektedirler. Asıl konuya dönersem, bu sergiye işte (hala koruduğum) bu bakış açısıyla yaklaştım. Fakat nihayetinde eserlerin çoğunu ilginç ve (kelimenin sübjektif bir değeriyle) başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Sergiyle ilgili notlarıma geçmeden önce, belirtmeliyim ki, eserlerin ve seksiyonların açıklama metinlerinin sergiyi gezenler için önceden hazırlanmış yorumlamalar ve okumalar sunma çabaları son derece rahatsız ediciydi. Hatta, ismini hatırlayamadığım bir tablonun yanında tabloda resmedilmiş çeşitli şeylerin sanıyorum ne olduklarını içeren bir küçük haritacık bile mevcuttu. Bu tarz preskriptif yaklaşımların ne sergiyi hazırlayanlara yakıştığını ne de ziyaretçilere karşı doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Eserlerin bağlamlarının ve önemli nesnel bilgilerin (isim, materyaller, tarih, sanatçı gibi) sunulması kesinlikle elzem, fakat bundan öteye gidilerek sübjektif okumalar sunularaktan eser ve izleyen arasına girilmesinin etikliği bence ciddi anlamda şüpheli.

Sergiye dönecek olursam, en çarpıçı bulduğum eserin Gillian Wearingin ‘Albüm’ başlıklı çalışmaları olduğunu söyleyebilirim. Sanatçının aile bireylerinin ve kendisinin eski resimleri temelinde üretilen plastik maskeler, kostümler ve pozlarla çekilen portreleri, bilhassa gözlerin ve göz etrafındaki çok küçük bir alanın belli-belirsiz bir gölgeyle yüzün genelinden ayrılmasıyla, gerçekten sarsıcıydılar. Dikkatsizce bakıldığı takdirde, ne böyle bir ayrım ne de herhangibir plastiklik farkedilebildiği için, doğallığı neredeyse su götürmezmiş fakat anlaşılmaz bir yapaylık varmış hissi veriyorlar fotoğraflar. Oscar Muñozun ‘Portre’ isimli vidyo instalasyonuysa, dikkatsiz göz tarafından kolaylıkla sıradan ve sıkıcı bulunabilecekken, medyumun ve tuvalin aslında ne oldukları ve vidyoda ne olmakta olduğu anlaşıldığı noktada cidden ilginçleşiyor: vidyoda yalnızca eli ve elindeki fırçasıyla bulunan sanatçı sürekli olarak, görüntüsünü belki ekspresyonist resmi anarak canlandırabileceğim bir portrenin anahatlarını, fırçasına yalnızca su alarak kaldırıma çizmeye çalışıyor. Bir yandan muğlak bir yüz ortaya çıkarken, diğer yandan güneş yavaşça portreyi siliyor, yüz hatları bir belirip bir kaybolaraktan vidyo bir döngü halinde sürüp gidiyor. Hem estetik deneyim olarak hem de anlamsal okuma imkanları bakımından gerçekten hoş ve ilginç iki eser.

Pera Müzesinin en üst üç katına yayılmış iki sergiyi herşeye rağmen gönül rahatlığıyla önerebilirim. Ayrıca Kaplumbağa terbiyecisinin ve osmanlı topraklarında görev yapmış elçilerin resimlerinin, türk kahve geleneğine ait nesnelerin, ve (benim henüz gezmemiş olduğum) tarihsel Anadolu ağırlık ölçülerinin bulundukları kalıcı sergileri de öneririm.

1 ‘en’ = İngilizce, ‘it’ = İtalyanca.